Pazartesi, Kas 20th

GüncellemeSal, 23 May 2017 10pm

Profile

Layout

Menu Style

Cpanel

Kadına Karşı Şiddeti Uygulayan Kim?

1981’den bu yana her 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü’nde dünyanın dört bir yanındaki kadınlar, cinsiyet eşitsizliğine, ayrımcılığa, şiddete, aile içi şiddete, savaşa karşı mücadelelerini bir kez daha dile getiriyorlar. Kadına yönelik şiddet 21. yüzyılda, dünyanın hemen hemen her yerinde devam etmektedir.

Yapılan araştırmalara göre, Türkiye’de her gün 5 kadın namus cinayetine kurban giderken, her üç kadından biri eşinin veya birlikte oldukları kişilerin şiddetine maruz kalıyor, her iki kadından biri ise kendi hayatına karar verme durumunda öldürülüyor. Resmi rakamlara göre 2013 yılında 12 bin 946 kadına şiddet olayı yaşandı. Bu da bir günde 167, saatte 7 aile içi şiddet olayı yaşanıyor demektir. 2014 yılının ilk 6 ayında 139, sadece haziran ayında 18 kadın öldürüldü. Dünyada şiddet nedeniyle hayatını kaybeden kadınların sayısının kanser, sıtma, trafik kazası ve savaşlar nedeniyle ölen kadınlardan daha fazla olduğu belirtiyor.

Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna göre kadının toplumsal, kamusal ve özel alanda yaşadığı şiddet çeşitleri; fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü ve ekonomik şiddettir. Ailenin Korumasına Ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunun amacı ise kadınları, çocukları, aile bireylerini şiddete karşı korumak ve şiddeti önlemektir. Uygulamada ise şiddet uygulayanlara verilen cezalar TCK 29’a dayanarak haksız tahrik düzenlemesinden hareketle indiriliyor. Yani mahkemeler kadınların “boşanmak istemelerini”, “çocuğun velayetini almaya çalışmalarını”, “birlikte olmayı reddetmelerini”, “beyaz tayt giymelerini” haksız bir davranış sayıyor ve bu nedenle şiddet uygulayanları koruyor. 1 Mart 2013 – 31 Ocak 2014 arasında 31 kadın katli davasının karara bağlandığı 31 cinayette katillerin yüzde 45’i tahrik ve iyi hal indirimlerinden faydalandı (14 kişi).

Örneğin N.Ç davası : 2002 yılında henüz 13 yaşında iken aralarında kaymakamlık yazı işleri müdürü, bir yüzbaşı, muhtar ve korucularında bulunduğu 28 kişinin cinsel istismarına ve tecavüzüne maruz kalmış, Yargıtay 14. Ceza Dairesi N.Ç.nin rızası var diyerek yerel mahkemenin kararını onamıştır. Mahkeme rıza olduğu gerekçesi ile cezalarda indirime giderek son kararını verdi.

Ö.Ö. davasına gelince; İstanbul’da zihinsel engelli okulunda öğrenim gören down sendromlu Ö.Ö karnının ağrıdığını söyleyince doktora götürülüyor. Muayenede Ö.Ö’nün hamile olduğu ve bebeğin %99.9 Ö.Ö’nün babası olduğu ortaya çıkıyor. Kartal 2. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davada Ö.Ö’nün babasına 15 yıl ceza verilse de Yargıtay 14. Ceza Dairesi Ö.Ö’nün tecavüze rağmen bakire olması açıklanmadan babaya bu kadar yüksek ceza verilemeyeceğini söyleyerek, cezada indirim yapılması talebiyle dosyayı geri gönderdi.

İç hukuktaki eksikliklerin yanında Uluslararası Hukukta da “kadına yönelik şiddet” ve tecavüz tanımlarının yeterli olmadığı görülmektedir. Örneğin Türkiye’nin de imzalamış bulunduğu Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi, kadına yönelik şiddetten açıkça söz etmemektedir.

Bunun yanında tecavüzün bir savaş suçu olduğu ve her savaşta kadınların adeta savaş ganimeti olarak görüldüklerini biliyoruz. Böyle olmasına rağmen 2. Emperyalist Paylaşım Savaşından sonra Tokyo ve Nürnberg ‘de kurulan Savaş Suçları Mahkemelerinde tecavüz bir savaş suçu olarak yargılanmamıştır. Ancak kadınların örgütlü mücadeleleri sonucunda Bosna ve Ruanda çatışmalarından sonra BM tarafından kurulan Savaş Suçları Tribünali’nde tecavüz ağır bir savaş suçu olarak yargılanmıştır.

Savaş meydanlarında şiddetle iç içe olan, köle pazarlarında alınıp satılan kadınlar, her yerde şiddet görmeye an kadar yakın. Evde, okulda, sokakta, işte, gözaltında…

Ve karşımızda kadına şiddeti meşru gören, kadınların ölmesini seyreden, hatta seyretmek bir yana neredeyse destekleyen, azmettiren bir devlet var. Kadına şiddetin sorumluluğunu sadece erkeklere yükleyemeyiz. Kadın sorunu kapitalizmden bağımsız bir sorun değildir ve kapitalizm bu sorunu körüklemektedir. Bu nedenle kapitalizm yıkılmadan kadınların kurtulması mümkün değildir.

Kadının köleliği, erkeğe bağımlılığı, insanlığın ilk doğuşundan itibaren değil, toplumsal gelişmenin belli bir aşamasından sonra varolagelmiştir.

Toplumların henüz sınıflarla ve insanın insanı sömürmesiyle tanışmadığı ilkel komünal toplumda kadın ve erkek sadece cinslerden birini oluşturuyor, kadın ve erkeğin doğal işbölümü dışında tanımlanmış toplumsal kimlikleri bulunmuyordu. Ancak üretim aletlerinin gelişmesiyle hızla artan emek üretkenliği, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin yanısıra insanın insan üzerindeki mülkiyetini de ortaya çıkarmış; özel mülkiyetle birlikte toplum sınıflara ayrılmıştır ve sınıflı toplumlarda kadının durumu ait olduğu sınıfa göre belirlenmiş, kadınlar ait oldukları sınıftan daha özgür olamamıştır. Sınıflı toplumlarda kadın olmak, türün dişi bireyi olmak dışında giderek karmaşıklaşan ve artan toplumsal roller üstlenmek demekti.

Sınıflı toplumların sonuncusu olan kapitalizm, kendisi için dev bir işçi ordusu yaratırken o güne kadar atıl durumda olan kadın ve çocuk emeğini de toplumsal üretim sürecine soktu. Kadını toplumsal üretim sürecine çeken burjuvazi, bir yandan da kadının aile ve toplum içindeki ikincil konumunu korumaya devam etti; böylece kadın işçinin erkek işçiye göre daha ucuz emek gücü oluşturmasını sağladı. Kadına biçilen toplumsal kimlik, görüntüde kadını erkek karşısında eşit kılsa da aslında gerçek hiç de öyle değildir. Kadının işgücüne katılması, oy ve miras hakkına sahip olması, yasalardaki biçimsel düzenlemeler onu ezilmekten ve şiddet görmekten kurtarmamaktadır. Çalıştığı işte en düşük ücreti alan, tüm sosyal hakları budanan, haksız savaşlarda en büyük acılara itilen, değersiz görülen, küçümsenen, tacize, tecavüze uğrayan, namus gerekçesiyle katledilen kadının asıl düşmanı kapitalist sömürü düzenidir.

Kapitalizmde sömürü ve iktidar ilişkileri toplumsal yapının iliklerine kadar işlemiştir ve bu ilişkiler kadınla erkek arasındaki ilişkilere de yansıyor. Erkek, kadın üzerinde söz sahibi olarak iktidar duygusunu tatmakta; erkek bu iktidarını, kadın üzerinde farklı biçimlerde göstermektedir. Ailesindeki ve çevresindeki kadınların giyimine karışmak, kaba davranma hakkını kendinde görmek, kadını aşağılamak, sözüne ve fikrine değer vermemek, yasaklar koymak, fiziksel şiddet, hatta cinsel zorbalık, erkek iktidarının yasalarca da geleneklerce de onaylanan biçimleridir. Evli ya da beraber olmanın kadına tecavüz etmek için hak sağladığını var saymak, kadına yönelik baskının ve şiddetin belirgin biçimleridir.

Kadının kendisine şiddet uygulayan erkeği terk ederek şiddete son vermek istemesi pek çok durumda kurtuluşu için yeterli olmuyor, mülkü olarak gördüğü kadını kaybetmeyi hazmedemeyen erkek, kadına yönelik şiddetin dozunu arttırabiliyor, hatta onu öldürmeye yönelebiliyor. Bunu yaptığı zaman erkekliğini koruduğunu düşünüyor. Erkek, toplumun ona yüklediği “erkeklikten” tek başına kurtulamaz. Kapitalizmi yok etmeden erkeğin kadına uyguladığı şiddet de engellenemez. Bu nedenle kadına yönelik şiddeti engellemek için sadece erkeğe karşı mücadele etmek gerçekçi bir yaklaşım değildir. Bu yaklaşım kapitalist sistemi akladığı gibi işçi sınıfını bölüp parçalamaya da yarmaktadır.

Kapitalizm var oldukça burjuvazi kendi çıkarlarını toplumun çıkarları olarak gösterebilmek için işçi sınıfını bölüp parçalamaya, insanları uluslarına, cinslerine göre ayırmaya, erkeği kadından üstün tutmaya ve kadını ezmeye devam edecektir. İşte başta erkeği olmak üzere tüm insanları insani değerlerden uzaklaştıran kapitalist sömürü düzenine karşı mücadele bu nedenle olmazsa olmazdır.

Fabrikalarda, okullarda, işyerlerinde çalışırken yaşadığı sorunlara, aşağılanma, taciz, şiddet ve daha nice soruna karşı emekçi kadınlar, yaşadıkları cinsiyet yönlü ezilmişliği sınıfsal ve ulusal bağlarıyla ele almalı ve işçi erkeklerle birlikte mücadele vermelidirler. Erkek işçiler mücadele içinde eğitilmeden, kadınlarla aynı saflarda mücadele etmeyi öğrenmeden değişemezler. İşçi sınıfı tüm suni ayrımları yok ederek bir araya gelmeden, kadın ve erkek neferleri beraberce ezilmekten kurtulamazlar.

Kadınlar savaşarak, mücadele ederek, başkaldırarak, ekonomik ve politik özgürlüklerini kazanarak, sokulmaya çalışıldıkları pasif, korunmaya muhtaç, sığıntı kalıplarını yok edebilirler. Kadınlar özgürlüğün yolunu bulundukları her alanda okuyarak, tartışarak, eyleme geçerek savaşa savaşa açacaklardır.

Devrimci Hukukçular/İzmir

Yenİ İnsan

Halkın Denizi

HalkinDenizi 1